< Muamma - Blogcu





Sehir

"Nedir zaman nedir? Bir su mu, bir kus mu,

Nedir zaman nedir? Inis mi yokus mu?" (N.F.K.)

 

Ucurtmalara binip gitmekten ote, hersey takilmis pesine ucup gidiyor zamanin. Nedir ki zaman? Gorecelilikle itham olunan bir saplanti? Zamanla yer arasindaki karanlik bagi kim bulur cikarir ortaya?

 

"bir kenti boylece birakip gitmek...
Icinde bin kaygi binbir soruyla... " (Z.L)

 

Z.L. nagmeleri damlarken radyodan kenti birakmaklara dair tum hikayeler bir bir sokun etti sahneye. Kacmak cozum degil, zincirin boynunda olduktan sonra, ve heryere o hantal cusseyle bedenini ve ruhunu tasidiktan sonra.

 

Ve kentler, kalemin tum kudretini cekip somuruur belki kimi zaman. Yeni bir kent insana cok sey yapabilir. Yakip yikabilir, vurabilir, olmekten beter edebilir, cennet yasatabilir... bilir bilir bilir... Ve bir kenti tam kalbinden beyninden vurup gitmek icik belki gogsune kulagini dayayip haline kulak vermek gerekir. Ve bunun icin omur yeter mi yetmez mi, bu soruyu da gocebelere birakalim.

 

Peki bu gitmelerde sadece kendin midir tasinan. Torbalara sigmayacak bir cok yuzler, kulaklardan silinmeyen bir yigin sesler, hele hele anilar... ve sen oyle gri gurbetlere gomulursun ki, o tasidiklarina bakmak can yakacagindan unutmus gibi yaparak yasarsin. gelir bulur bir yerde saklananlar seni, ve en kucuk bir bakistan bir sozden hatra gelip yakar, yaralar...

 

Ve bir kent en cok da bir insanin yazma sevkini sokup alabilir, belki kalemin kagit ustundeki dolasma ahengini. ve insan asil yazamayinca, kendini ifade edemeyince o kentin derinliklerinde yitip gider. bakmayin sairin Kaldirimlar'dan sehir'den inim inim inledigine, ya sehir onu kaldirimlar'i yazmaktan men etseydi.

 

Gurbet icre bir Boston aksami, akla gelen binbir hatira odamin icine sokun etmisken, Ankara ufuklarina bakmayi dileyen gozlerimi yere deviriyorum. Cekmecemdeki yiginla fotografa varmiyor elim, biliyorum hatirlamak butun eski yaralari kanatacak, korkuyorum. Oysa bir sehrin ruhu cok sey katarmis insana, ve en cok yasadigin yerle sekillenirmis gordugun yuzler, kulagindaki sesler...

 

Yazmak kentimi talan eden bu bosvermislik birgun cekip gittiginde buradan, veya belki ben ondan baska diyarlara hicret ettigimde...

 

"Aksamin oldugu yerde bekle diyorsun, gelmiyorsun... "

Baska Kentin Gogu

Ankara gogu olmadan, eksilerdeki bir havada onca ihtiyar yuze bakip neden dillendiremeden olumleri dusundum.

Ankara'da Sakarya'da yuruyorum... Barlardan fiskiran turku nagmeleri kadar, havada aydin(!) gazetelerle sallanan sol yumruklar kadar ic parcaliyor hava. Ne ariyorum elimde bir sigara bile yokken, taaa cigerlerimin en derinine kadar cekmeye calistigim sey nedir?

yalan... Hic kendinle yasamadin. Hep baskalariylaydin, hep kalabaliklardaydin, hep kosusmalardaydin. Simdi nasil yasarsin kendinle, sen onla hic beraber yasamadin ki. Nasil alisacaksin ona? Simdi hangi goge havalandiracaksin sitemleri?

Etlik kasalar otobusu neden bu kadar tiklim tiklim?..

Hic bu kadar kendim olmaya calismamistim oysa ki. Hic bu kadar kosmamistim Hafsa'nin koridorlarinda gozlerimi kapatarak. Hic bu kadar gece nobetlerinde pencerleri kapatmamistim. Hic bu kadar kendim olmamistim. Neden geceleri bu kadar uzun yasadim, nasil bu kadar cok sey bunca kisa bir zaman dilimine sigdi. Sigdirmak zorunda miydim?

Simdi, basimi avucalrimin arasina alip derin derin dusunuyorum, degisen ve donusen nedir diye?

"Degisen ben degilim,

Donusen savas..."

Acaba gercekten donusen sey savas mi? O zaman icinde yasadigim kalabalikla beraber verdigim savasi simdi kendimle mi vermeliyim? 24 senelik omrumde hic birlikte yasamadigim kendimle? Nereye kacayim kendimden, nereye saklanayim? Nasil cikarayim onu bu fasit daireden...

Sakarya'da yurumuyorum. Ayni anda geceyi bile yasayamadigimiz uzak bir kentteyim artik. Ama gozum acikken bile hep baska yerlerde yuruyorum, hep baskalariylayim. kendimle yasmayi ogrenmek zor olacak gorunus...

Zaman, sen ne zaman bu kadar daraldin?

Ankara

"Gel Ey ciğerime saplanan hançer

 Gel ey yüreğime oturmuş kurşun

 Göçmen kuşlar gibi çok uzaklardan

 Gel artık 

 Ne olursun!"

 

....

Kalb'e gelince, atmıyor çalışmıyor şu sıra. Herşey zahirde görünen haliyle bir bir akıp geçiyor ömrümden, ötesi yok!..

Ama tüm bu gelip gidişlerde baktım ki Ankara'yla dost olmuşum. Avuçlarımı sıkıp kavga etmeye hazır o ilk gelişlerimde bilmemişim ki onu şahıslaştırmışım, Ankara adında birini koyuvermişim karşıma. Hatta O'nda hüküm sürmüşüm. Ve o gri, sert karakterin altında hep ağlayan, sızım sızım tarafı da görüvermişim. Sanki tüm olup bitenin faili olarak sert, mağrur, kabullenmiş, hiç yüz işmizazı olmayan o çehrede, başka zamanlar, hele hele geceleri titrek ışıklarıyla inleyerek ağlayan, olana bitene başkaldıran, acı çeken bir vecih vardı. Yalan değil, öyle gecelerde sevecen avuçlarımı kaldırıp, şefkatle yüzünde gezdirdim, dinsin sızısı diye. İstanbul'un tüm manasına karşı, O'nun ruhsuzluğunu öne sürenlere tüm ruhuyla karşı çıkacak biri var burda. Çünkü kaç kez gördüm, Hacı Bayram'da göklerden inen rahmetle ağladığını, temizlenmek istediğini, Kocatepe'de esen serin rüzgarıyla nefes almak istediğini...

Bu gelişimde; "Ankara'm dedim. Belki bu son gelişimdir. Benim seni teskin ettiğim gibi, sana sırtımı dönüp gidişimde de elinle sırtımı sıvazlayarak sen beni teskin eder misin?"

Bu mektup bir itiraftır belki. Ben kimselerin sevmediği, hatta Yahya Kemal'in sadece İstanbul'a dönüşlerini sevdiği bu gri, bürokrat şehirle hemdem olmuşum senelerdir. Ayrılık vaktidir belki ama, bilirim ki geri dönüp geldiğimde sert görünen o çehresi ve sızım sızım o kalbiyle hiç darılmamış, beni yine bağrına basmaya hazır bir dost bulacağım.

Pişman değilim...

Hikayeye kısa bir ara...

Ne çok ertelenmişim.

Ne çok koşmuşum, yorulmuşum, savrulmuşum...

Ne çok içim yanmış, ne çok dik durmaya meylettirmişim bükülen boynumu. Ne çok iteklemişim gözyaşlarımı içeriye, akmasınlar diye.

Çok yorulmuşum!

Başkalarının ömrünü sürer gibi, bu bedende başka bir ruhla hüküm sürer gibi yaşamışım.

Duraklayıp baktığımda kendime yazmayı bile çok gördüğüm zamanlar olmuş. Yorulmuş yüreğim, örselenmiş kentin gri kaldırımlarında.

Etlik belediye otobüsünü beklerken gri kaldırımlara bakışıma nereden karıştırmışım o kemençe sesini? Oysa biliyordum, bu kent içindeyken kaldırımlara bakıp kemençe nağmeleri dinleyenlere karşı çok zalimdir, yaşam hakkı tanımaz. Tanımadı da, yüreğim hep örselendi bu ışıklı, gri kentte.

Kalabalık, gürültülü belediye otobüsündeki o güzel saçlı, şirin kız çocuğuna gözüm neden takılmıştı ki? Yumsaydım gözlerimi ya, bu kent yüreğiyle yaşayanlara izin vermiyor işte. Otobüs duraktan hareket ederken , karşı kara binanın parlak yazısını okuyorum "Ankara Adalet Sarayı".

Adalet, o burda mı? ben aslının ötede olduğunu düşünüyordum oysa. Ama adamlar adaletin varlığını bırak sarayını bile yapmışlar, takdir ettim.

Kemençe seslerini türküler tetikledi, her yanıma hüzün bulaştı. Gurbet deyince ağlamadım, güçlü olmayı öğrenmem gerektiğini söylüyordu aklım çünkü. Oysa zaman kavramına her çarpışımda bir kat daha bileniyordu öfkem. Neydi bu tutukluluk, neydi bu mesafelere karıştırdığım, neydi bu ertelenmeler?...

bunca zora sokmaya gerek var mıydı ey hayat seni?

Sırrı öğrenmemek için o yere gitmeyi istemeyen çocuğa benzedim. Oraya gitsem de gitmesem de sır sırdı. Yükünden dağların çatladığı emanet, nasılsa ben bilsem de bilmesem de vardı. Bu bir sırdı evet, öğrendiğinde zerrelerine zehir gibi bulaşıyordu ve bu zehrin tek panzehiri koşmaktı. Acıya gönüllü olmakı, herşeyi ötelere ertelemekti. Ve bunca acıya, öfkeye rağmen ben sırrımda var olabilirdim ancak. Sırrı bilmeyenlerin/önemsemeyenlerin varlığı varlık değildi çünkü.

Sahi, şu "yürüyen cenazeler" kavramı hangi kitapta kullanılmıştı?

ağladım.

bağıra bağıra, çığlık çığlığa, saçlarımı yola yola, katıla katıla... Tek silahımdı...

Bölüm II

Mezarlığa ziyarete gitmek neden o kadar büyük bir seromoniydi o gün, çok anlayamadım. Oysa her bayram arefesi giderdik, o gün de herhangi bir bayram arefesiydi benim için.

Meğer eski bir küskünlüğün son bulmasıymış o gün.

Mezarının başına gittiğinde başını yere eğdi, şöyle bir baktı.

- Eh dedi, affettim artık, bak geldim yanına.

Bir kenara çöküp elindeki Yasin kitabından okumaya başladı sonra. Mezarlık ilçenin yüksek bir yerindeydi. Püfür püfür rüzgar esiyordu, bir yandan ağaçların yapraklarının hışırtıları. Ziyaret ettiğimiz mezarın eski, kara bir taşı vardı sadece, kenarında mağrur, gözü yaşlı bir hatun. Geçen 25 yıla inat dönüp gelmişti, gelip hakkını helal ettiğini söylemişti.

Sonra doğruldu, o yüksek tepeden şehri şöyle bir süzdü. Üç kuşak anne kız, yavaş yavaş yürüdük...

küskün geçen 25 senenin sebebini anlamaya çalıştım, ama çok manidar bir sükut vardı havada. O gün kimselere soramadım, amma bu işin peşine düşmeye karar verdim. 

 

« Önceki ::